Ben seni hiç terk etmedim sevgilim
Sadece zamana bıraktım şarkı sözleri gibi,
Nakaratta takılı kalmamak için.
Bir gün yeniden telefonum çaldığında
Yani karşımdakinin sen olduğunu bildiğimde
İkimizde büyümüş olacağız
Söylenenler o zaman tamamlanmış olacak
Az önce yaşananlar sadece birer yeteneksiz çevirmen tarafından yazılmış satırlardan başka bir şey değil.
Hani aşka inancını yitirmemiştin ve de onu benimle bulacağını umuyordun
Buradayım ve hala beklemedeyim
Bıraktığın durakta son göz yaşında
Biraz eksik biraz avare ama hala bıraktığın yerde işte
Henüz bir çocuğun okulda ilk öğrendiği cümleler gibi
Sade edebiyatımı bozmadan
Kalbimi eskilerden temizleyerek yürüyorum bıraktığın yarım çizgide.
Bir gün yeniden telefonumun çaldığı gün
Cümlelere son gelecek
Sonun mutlu olduğunu bilerek açacağım
Eğer ki aldığım haber bir teklif değilse
Ölümüme davetse,onur duyarak katılacağım
Hayır demeni beklemeyerek oturup seyredeceğim
Seninle gurur duyacağım vazgeçebildiğin için benden
Kendime tebriklerimi sunacağım sana bu denli yardım ettiği için
Sen o kapıdan çıktığında yarım çizgime geri dönecek susacağım
Hikayeyi evsaneye çevirmek için gitmeliydim
Yapmalıydım bunu
Çünkü biz farklıydık ve sonrasında da yaşamalıydık
Bir gün karşıma geçip konuşabilirsen gözlerimle
Büyüttüklerimizi konuşuruz seninle
Notalar o zaman birbirini bulur
Tıpkı bizim gibi
Ve nakaratı olmayan bu şarkıda
Biz oluruz nakarat tüm dillerde...
"Aklar neden geçmez ki ömrümden" diye sorarım kendime Ben ak bir tay Siyah kumlar üzerinde Oradan oraya koşsam da Toyum daha Gözleriniz görmez beni gökyüzünde Beyazdır bulutlar... Yerde de yokum! Körler görür beni Onların siyahından daha asili yok, Beni,kapatırsan gözlerini görürsün Çünkü gözü kapalı insandan zararsızı yok.
20 Nisan 2013 Cumartesi
19 Nisan 2013 Cuma
Eskiler çuvalı...
Hepimizde var olan yığından bahsediyor burada sokaktaki adam.Her şeye her yere dair bir çuvalı vardır bir insanın eski oyuncaklar çuvalı eski dostlar eski içecekler eski yaralar eski mutluluklar huzurlar yardımlar yaşamlar şarkılar eşyalar danteller kurallar kanunlar uykular... ve eski aşklar vardır.Hepsinin yükü beyninin sırtındadır aslında,hatırlamak denilen kavram var olduğu sürece en azından.
En çok açmaktan korktuğumuz en hata yaptığımız yorulduğumuz değiştirdiğimiz aşk ve dostluktur heralde,eee ne demişler açtırma kutuyu söyletme kötüyü.Geçmiş güzel söylese de bazen,söyleyecek bir kötüsü her zaman vardır eskinin.bundandır insanın unutması her şeyi hatırlayamaması...
Duble bardağını dolduran hatıraları sakladığın kutuyu açtıran can acıtan türküyü söyleten de o bi gözle başkasını ararken diğer gözle özlenilenin dönmeyişini seyrettiren de astıran da kestiren de delirten de dirilten de yakan yıkan küllerinden doğuran da eskik bırakan boşlukları doldurup günü geldiğinde küt diye ortada bırakan da...
Konuşulamaz üzerine çünkü hala bilinmez ne olduğu ideolojisi belli değil semptomları sabit değil çizgileri takip edilemeyen bir kargaşada gözle göremediğimiz kadar hızlı bazen sağır edecek kadar gürültülü ya da kör edecek kadar zalim kendinden geçebilecek noktaya getirebilecek kadar avare...
Duyularını duyumlarını yok edecek bir şey yapabilene hakkını verene işte,kutuyu açmaya geldik şimdi çuval boşalacak ismaritlerin bile dibi görülecek;hesaplaşma günü geldi geçmişle soğuk intikam vakti şimdi an bu andır elbet biz de onun çuvalına girdik ne geniş koleksiyonu var meretin her birimizden her türümüzden inlisi cinlisi delisi delirteni dingili bencili meleği keleği çuvalda bönüz hepimiz...
Çuvala ben de girdim bir zaman öyle garipti ki hiç bilmeden küt diye yirminci kattan saksı iner gibi beş deniz mili yükseklikten denize çakılır gibi höt diye girdim.Bünyede alışmadığı için alerji yaptı tabii anlatılamaz reaksiyon verdi fikirsel aktivite taban hayalsel aktivitenin sınırı yoktu.Şizofreni gibi her an yanımdaymış gibi çocuğun hayal edebildiği kadar yuvarlak sınırlarda.Sonra çuval öyle bir çalkalandı ki herkes yer değiştirdi işte sonra pat diye bir çölün biz susuzluğun ortasına bikiniyle kutba atılmışçasına bedeviden beter bir halde kalakaldım karıştım yıprandım ve tohumken ilk dalımı uzattım dünyaya,emanet olan insandı o da beklendiği gibi kırdı dalımı budağımı sonra ömrüme göre çok ortalama ömre göre az bir süre sonra bir daha saksıyı yedim kafama bu defa sancıyı sadece kafamda değil nefesimde hissettim kesildi soluğum sesim hem kendimi hem onu mahvettim ızdırabımı çöldeki kutup ayısına emanet ettiğim dünyası durur mu yerinde hoop çuval zıngıl zıngıl benim içim tir tir...İşte dün üstten yediğimizi kabız olarak tutuyoruz bi yerimizde alttan alttan cızzz.
Pişmanlık özlem ve bunlara benzer tüm kabullenemeyiş hallerinde de zırvalıkların bini bir para ve o an yani onun sonun bittiği an bitti dün tatlı tatlı sevdiğimizi bugün acı acı ... vaktidir.Gitti giden kalsın diye yalvarmadım zaten gurur denen kadın pazarlamacısı yüzüne.Üstüne de yerleştiremedim kat çıkamadım oda ayıramadım kimselere,gelen öyle bir gelmişti ki Osmanlı şaplakçısı halt yemiş yanında aldı evimi barkımı temeli bırakıp çıplak bıraktı sol tarafı.
Şimdi ne diyeyim ben bana,yediği şamarlar yetmez mi sokaktaki adam.Gelip geçişini nasıl görsün sesini nasıl hissetsin,bir laz uşağı girdi çuvala o gün bugündür çalkalanıyoruz işte...
En çok açmaktan korktuğumuz en hata yaptığımız yorulduğumuz değiştirdiğimiz aşk ve dostluktur heralde,eee ne demişler açtırma kutuyu söyletme kötüyü.Geçmiş güzel söylese de bazen,söyleyecek bir kötüsü her zaman vardır eskinin.bundandır insanın unutması her şeyi hatırlayamaması...
Duble bardağını dolduran hatıraları sakladığın kutuyu açtıran can acıtan türküyü söyleten de o bi gözle başkasını ararken diğer gözle özlenilenin dönmeyişini seyrettiren de astıran da kestiren de delirten de dirilten de yakan yıkan küllerinden doğuran da eskik bırakan boşlukları doldurup günü geldiğinde küt diye ortada bırakan da...
Konuşulamaz üzerine çünkü hala bilinmez ne olduğu ideolojisi belli değil semptomları sabit değil çizgileri takip edilemeyen bir kargaşada gözle göremediğimiz kadar hızlı bazen sağır edecek kadar gürültülü ya da kör edecek kadar zalim kendinden geçebilecek noktaya getirebilecek kadar avare...
Duyularını duyumlarını yok edecek bir şey yapabilene hakkını verene işte,kutuyu açmaya geldik şimdi çuval boşalacak ismaritlerin bile dibi görülecek;hesaplaşma günü geldi geçmişle soğuk intikam vakti şimdi an bu andır elbet biz de onun çuvalına girdik ne geniş koleksiyonu var meretin her birimizden her türümüzden inlisi cinlisi delisi delirteni dingili bencili meleği keleği çuvalda bönüz hepimiz...
Çuvala ben de girdim bir zaman öyle garipti ki hiç bilmeden küt diye yirminci kattan saksı iner gibi beş deniz mili yükseklikten denize çakılır gibi höt diye girdim.Bünyede alışmadığı için alerji yaptı tabii anlatılamaz reaksiyon verdi fikirsel aktivite taban hayalsel aktivitenin sınırı yoktu.Şizofreni gibi her an yanımdaymış gibi çocuğun hayal edebildiği kadar yuvarlak sınırlarda.Sonra çuval öyle bir çalkalandı ki herkes yer değiştirdi işte sonra pat diye bir çölün biz susuzluğun ortasına bikiniyle kutba atılmışçasına bedeviden beter bir halde kalakaldım karıştım yıprandım ve tohumken ilk dalımı uzattım dünyaya,emanet olan insandı o da beklendiği gibi kırdı dalımı budağımı sonra ömrüme göre çok ortalama ömre göre az bir süre sonra bir daha saksıyı yedim kafama bu defa sancıyı sadece kafamda değil nefesimde hissettim kesildi soluğum sesim hem kendimi hem onu mahvettim ızdırabımı çöldeki kutup ayısına emanet ettiğim dünyası durur mu yerinde hoop çuval zıngıl zıngıl benim içim tir tir...İşte dün üstten yediğimizi kabız olarak tutuyoruz bi yerimizde alttan alttan cızzz.
Pişmanlık özlem ve bunlara benzer tüm kabullenemeyiş hallerinde de zırvalıkların bini bir para ve o an yani onun sonun bittiği an bitti dün tatlı tatlı sevdiğimizi bugün acı acı ... vaktidir.Gitti giden kalsın diye yalvarmadım zaten gurur denen kadın pazarlamacısı yüzüne.Üstüne de yerleştiremedim kat çıkamadım oda ayıramadım kimselere,gelen öyle bir gelmişti ki Osmanlı şaplakçısı halt yemiş yanında aldı evimi barkımı temeli bırakıp çıplak bıraktı sol tarafı.
Şimdi ne diyeyim ben bana,yediği şamarlar yetmez mi sokaktaki adam.Gelip geçişini nasıl görsün sesini nasıl hissetsin,bir laz uşağı girdi çuvala o gün bugündür çalkalanıyoruz işte...
6 Nisan 2013 Cumartesi
Emeği çoktur insanoğlunun
Öylece oturmuş kapını çalanın ne olduğunu merak ediyorsun ve bu defa on beş yaşındaykenki hisse hiç benzemiyor değil mi?Garip bir eksiklik kalabalıkta bir yalnızlık var sanki değil mi,bahar geldi kaçıyorsun sokaklardan belki de hep aradığını bulmaktan artık korkuyorsun.
Tohumlarını ilk izlediğin filmde ekti bile okuduğun kitaplarda bir çay lezzetsizliği başladı sanki dans ederken kurla değil arayışla ediyorsun artık aynalara bakacak vaktin yokken vaktini bir gönlü güzele ayırdığın zamanları özlüyorsun değil mi?Artık olmazlarla geçmez sen de çok iyi biliyorsun yolun yarıya yakınındasın sen de olgunlaşma çağındaki deli kanı özlüyor olabilirsin annenin dizinin dibini özleyebilirsin.Oysa bir sevebilseydin eskisi gibi yarısı kadar bile olsa razıydı gönlün değil mi?Yalnız olmadığını bil istedim sadece.Tanrısal yalnızlığı bölebilecek olanı çok merak ediyor ama arayacak gücü de ayaklarda bulsak da içinde bulamıyorsan ne yarar yalınsızlığı özleyerek yuvarlanıp gideceğiz işte belki umduğumuzun tam aksi yönde daha fazlalar için.Oysa ne güzel olurdu egede bahçeli bir evimiz bir çaydanlığımız bir tavlamız bir yastığımız bir kaç da kitabımız olsa hep hayal işte illa sade bir yaşama gerek yok lunaparkların ışıkları da bizimdi denizin mavisi ovanın yeşili de bizim sen mangalı yakıp dostlarla muhabbetteyken biz de hanımlar dedikodu yapsaydık.Torunlar koşuşturup parka götürseydi bizi de büyüyemeden ölseydik ne ala bir ömür olurdu.
Yok olmazdı biz kariyer ve paranın peşine koşmaya doğuştan sürülmüş sürgün ömürleriz değil mi çeşme başını hayalde oynayıp yanımıza yakışabilecek olanı seçer umrumuzun ucuna almayız.Bazen aşkın ütopya olmadığına inanmak istiyorum;derin bir nefes alıp işe koyuluyorum her defasında duvara burnumu sürtüp dönüyorum işte.Ben de artık inanmıyorum ütopyalara emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler...
Tohumlarını ilk izlediğin filmde ekti bile okuduğun kitaplarda bir çay lezzetsizliği başladı sanki dans ederken kurla değil arayışla ediyorsun artık aynalara bakacak vaktin yokken vaktini bir gönlü güzele ayırdığın zamanları özlüyorsun değil mi?Artık olmazlarla geçmez sen de çok iyi biliyorsun yolun yarıya yakınındasın sen de olgunlaşma çağındaki deli kanı özlüyor olabilirsin annenin dizinin dibini özleyebilirsin.Oysa bir sevebilseydin eskisi gibi yarısı kadar bile olsa razıydı gönlün değil mi?Yalnız olmadığını bil istedim sadece.Tanrısal yalnızlığı bölebilecek olanı çok merak ediyor ama arayacak gücü de ayaklarda bulsak da içinde bulamıyorsan ne yarar yalınsızlığı özleyerek yuvarlanıp gideceğiz işte belki umduğumuzun tam aksi yönde daha fazlalar için.Oysa ne güzel olurdu egede bahçeli bir evimiz bir çaydanlığımız bir tavlamız bir yastığımız bir kaç da kitabımız olsa hep hayal işte illa sade bir yaşama gerek yok lunaparkların ışıkları da bizimdi denizin mavisi ovanın yeşili de bizim sen mangalı yakıp dostlarla muhabbetteyken biz de hanımlar dedikodu yapsaydık.Torunlar koşuşturup parka götürseydi bizi de büyüyemeden ölseydik ne ala bir ömür olurdu.
Yok olmazdı biz kariyer ve paranın peşine koşmaya doğuştan sürülmüş sürgün ömürleriz değil mi çeşme başını hayalde oynayıp yanımıza yakışabilecek olanı seçer umrumuzun ucuna almayız.Bazen aşkın ütopya olmadığına inanmak istiyorum;derin bir nefes alıp işe koyuluyorum her defasında duvara burnumu sürtüp dönüyorum işte.Ben de artık inanmıyorum ütopyalara emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler...
3 Nisan 2013 Çarşamba
Anlatılacak yıllar yıllar öncesi değil henüz dün gibi hatırlıyorum hikayemi biraz beklenmedik bir hazan la sonuçlansa da her hatırladığımda mutlu oluyorum...
Hepinizin olduğu gibi ben de öğrenciyim hem de en duygu sömürüsünden en yorgunlarınızdan en zengin en züürtlerinizdenim ve bir zamanlar ben de bazılarınız gibi çalışmaya karar vermiştim hikaye de böyle başlamıştı çalıştığım yer bir marketti tanıtım yapan kimsenin umursamadığı insanlar var ya ben onlardandım sonu pek iyi olmasa da bana hayatımın en farklı en içten iki gününü anlatacak olursam
Ayakta dikilirken birden biri geldi çok şöyle böyle iyi değil çok pislik ve vakit bulamadığı için markete tanıtım için gelen öğrencilere sapıklık yapıyordu yemek işyerinde yenildiği için aynı mahzende yemek yiyorduk ve öyle rahatsızlık vericiydi ki ikinci gün gitmemeye ilk günün başlarından karar vermiştim alşmadığım ciddiyetsiz ve sapıtmış bir ortamın içindeydim ayaklarım şişmiş ve yorgunluktan ölüyordum kazanmam gereken bir özgürlük olduğu için sabrediyordum sapık görevliler sürekli laf atıyor yorgunluğuma bezginlik katıyordu.Bunun neresi güzel değil mi?devamını dinleyin öyleyse yine o salak görevlilerden biri marketi süpürüp yanımdan önümden sürekli geçiyor ama tek kelime etmiyordu ben de felaket rahatsız olmakla meşgul oluyordum orta halli bir ailede yetişmeme rağmen hiç tabiri caizse halk arasına inmeden büyüdüm o nedenle şımarık ve kendine buyruk büyüdüm aynı zamanda dışarıdan sessiz görünümlü kimseyi kale almayan bir birey oldum.Hikayemi kendimde saklamayı tercih ettim.
"Sürekli etrafımda garip temizlik makinesiyle dolaşıyor ve bana küçük bir bakış atıp geçip gidiyordu.Umrumda dahi olamayacağını bilerek,ara verildiğinde sessizce çayını içiyor ve ortamı terk ediyordu tüm gün rahatsız olarak geçti akşam eve döndüğümde tekrar gitmemek için bahaneler savurdum ve baş elemanımı aradım yerime ara dönem elemanı bulamayacağını gitmezsem ilk günün ücretini de vermeyeceğini söylediği için el mahkum gidecektim ikinci gün de üzerimi değiştirdim görev yerime gittim temizlik için o da geldi elbette etrafım temizlikten aşınmıştı diğer şımarıklar gibi lafa tutmaya çalışmıyor aksine utangaç bir bakış atıp geçip gidiyordu.Yemek vakti geldiğinde yerin altındaki deponun ilerisinde bulunan çok ağır yemek ve rutubet kokusuyla donanmış yemekhaneye indik şef ona seslenerek el kol hareketiyle selam verdi o da ona işaret diliyle cevap vererek oturdu karşıma,o kadar büyük bir hata yapmış ve acımasızca davranmıştım ki telafiye vaktim de yoktu.Gözünün içine baktım ve kendimi ışıklar içerisinde gördüm.Sıkılmışlık vicdan azabına dönüşmüştü ve düzeltmemin tek yolu onunla konuşmaktı fakat ne ben onun dilini biliyordum ne o beni duyabiliyordu bütün gün işimi bırakıp onu seyrettim artık etrafımdan geçmiyor geçerken yüzüme bakmıyordu,öğrendiğim için kendini eksik hissetmiş ve uzaklaşmıştı.Diğer çalışanlar ise onunla dalga geçip eğleniyordu bir kaç kez konuşmayı denedim başaramadım.Çay molasında da yanına gitmeye çalıştım o hemem gitti pes etmekten başka da bir yolum kalmamıştı mesai saatim dolmuştu herkes erkenden gitmişti ona numaramı verecek bir cesaret bulamadım yanıma gelip gidip gitmediğimi işaretle sordu henüz değil olarak saatimi gösterdim mesaimi doldurup kaytarmadan gidecektim ve onunla konuşma fırsatı bulmayı deneyecektim o da olamadı gidip bir daha gelmedi mesai bitti gitme vaktim geldi yapışkan elemanlar geldi bir şeyler söyledi o gelmedi tam kapıdan çıkacakken kapının önünde bir şeyler topladığını gördüm o da beni gitmeliydim yanıma doğru geldi gözümün içine baktı ben de ona,bir süre öylece anladığımız tek dille konuştuk saat geç oluyordu ve dönüş yolum sıkıntılıydı gitmeliydim hiç istemeyerek gözlerimle vedalaştım ve durağa yöneldim el salladı ardımdan ve gidene kadar gözünü benden ayırmadı tam otobüse binecekken benim tarafıma geliyordu fakat şef onu çağırmıştı gitmeliydi ve gitti...
Onun gözlerindeki dokunulmamışlığı ve aydınlık beni hiç unutmam mümkün olmadı sonra da gitmeye cesaret bulamadım...
Hepinizin olduğu gibi ben de öğrenciyim hem de en duygu sömürüsünden en yorgunlarınızdan en zengin en züürtlerinizdenim ve bir zamanlar ben de bazılarınız gibi çalışmaya karar vermiştim hikaye de böyle başlamıştı çalıştığım yer bir marketti tanıtım yapan kimsenin umursamadığı insanlar var ya ben onlardandım sonu pek iyi olmasa da bana hayatımın en farklı en içten iki gününü anlatacak olursam
Ayakta dikilirken birden biri geldi çok şöyle böyle iyi değil çok pislik ve vakit bulamadığı için markete tanıtım için gelen öğrencilere sapıklık yapıyordu yemek işyerinde yenildiği için aynı mahzende yemek yiyorduk ve öyle rahatsızlık vericiydi ki ikinci gün gitmemeye ilk günün başlarından karar vermiştim alşmadığım ciddiyetsiz ve sapıtmış bir ortamın içindeydim ayaklarım şişmiş ve yorgunluktan ölüyordum kazanmam gereken bir özgürlük olduğu için sabrediyordum sapık görevliler sürekli laf atıyor yorgunluğuma bezginlik katıyordu.Bunun neresi güzel değil mi?devamını dinleyin öyleyse yine o salak görevlilerden biri marketi süpürüp yanımdan önümden sürekli geçiyor ama tek kelime etmiyordu ben de felaket rahatsız olmakla meşgul oluyordum orta halli bir ailede yetişmeme rağmen hiç tabiri caizse halk arasına inmeden büyüdüm o nedenle şımarık ve kendine buyruk büyüdüm aynı zamanda dışarıdan sessiz görünümlü kimseyi kale almayan bir birey oldum.Hikayemi kendimde saklamayı tercih ettim.
"Sürekli etrafımda garip temizlik makinesiyle dolaşıyor ve bana küçük bir bakış atıp geçip gidiyordu.Umrumda dahi olamayacağını bilerek,ara verildiğinde sessizce çayını içiyor ve ortamı terk ediyordu tüm gün rahatsız olarak geçti akşam eve döndüğümde tekrar gitmemek için bahaneler savurdum ve baş elemanımı aradım yerime ara dönem elemanı bulamayacağını gitmezsem ilk günün ücretini de vermeyeceğini söylediği için el mahkum gidecektim ikinci gün de üzerimi değiştirdim görev yerime gittim temizlik için o da geldi elbette etrafım temizlikten aşınmıştı diğer şımarıklar gibi lafa tutmaya çalışmıyor aksine utangaç bir bakış atıp geçip gidiyordu.Yemek vakti geldiğinde yerin altındaki deponun ilerisinde bulunan çok ağır yemek ve rutubet kokusuyla donanmış yemekhaneye indik şef ona seslenerek el kol hareketiyle selam verdi o da ona işaret diliyle cevap vererek oturdu karşıma,o kadar büyük bir hata yapmış ve acımasızca davranmıştım ki telafiye vaktim de yoktu.Gözünün içine baktım ve kendimi ışıklar içerisinde gördüm.Sıkılmışlık vicdan azabına dönüşmüştü ve düzeltmemin tek yolu onunla konuşmaktı fakat ne ben onun dilini biliyordum ne o beni duyabiliyordu bütün gün işimi bırakıp onu seyrettim artık etrafımdan geçmiyor geçerken yüzüme bakmıyordu,öğrendiğim için kendini eksik hissetmiş ve uzaklaşmıştı.Diğer çalışanlar ise onunla dalga geçip eğleniyordu bir kaç kez konuşmayı denedim başaramadım.Çay molasında da yanına gitmeye çalıştım o hemem gitti pes etmekten başka da bir yolum kalmamıştı mesai saatim dolmuştu herkes erkenden gitmişti ona numaramı verecek bir cesaret bulamadım yanıma gelip gidip gitmediğimi işaretle sordu henüz değil olarak saatimi gösterdim mesaimi doldurup kaytarmadan gidecektim ve onunla konuşma fırsatı bulmayı deneyecektim o da olamadı gidip bir daha gelmedi mesai bitti gitme vaktim geldi yapışkan elemanlar geldi bir şeyler söyledi o gelmedi tam kapıdan çıkacakken kapının önünde bir şeyler topladığını gördüm o da beni gitmeliydim yanıma doğru geldi gözümün içine baktı ben de ona,bir süre öylece anladığımız tek dille konuştuk saat geç oluyordu ve dönüş yolum sıkıntılıydı gitmeliydim hiç istemeyerek gözlerimle vedalaştım ve durağa yöneldim el salladı ardımdan ve gidene kadar gözünü benden ayırmadı tam otobüse binecekken benim tarafıma geliyordu fakat şef onu çağırmıştı gitmeliydi ve gitti...
Onun gözlerindeki dokunulmamışlığı ve aydınlık beni hiç unutmam mümkün olmadı sonra da gitmeye cesaret bulamadım...
1 Nisan 2013 Pazartesi
Beni hep bu güzel havalar mahvetti
Beni de hep bu güzel havalar mahvetti
Olay Orhan Velinin tekelinde değil yani
Çocuktum sevgi aşk türküleri duydum
Büyüdüm elinde kenara atılan oyuncağı oldum
Sevemedi beni bir türlü benim sevdiğim kadar
Hep gösterip fırlattı her şeyi
Ucundan bir kırık vermedi karnım doysun diye
Bozkırın ortasında Şehr-i Ankarada kalakaldım öylece
Yoktu aşık olunası gönüller ve deniz
Buz gibiydi ortalık da zaten
Ben de kara,yağmura aşık oldum
Çaya kahveye kaptırdım gönlümü
Dost muhabbetine,anaya hasret olaraktan
Yar demek yokmuş nasibimizde
Yan dedi tanrı bir ömür beni göremedikçe
Ben de yaradana aşık olduam
Yağışı boldu zaten buraların
Görecek göz yoktu kimseyi ve de kimsede
Ben de herkesler gibi bakar kör oldum
Bahar gelirdi bazen buralara da
Gönüller bir cıvıl bir coşkun
Gördüğüm ilk kitaba vuruldum
Uykunun yareni nefesin fukarası oldum
Açtı ya çiçekler uçan böceklere kur için
Kozaya yattı ya kelebekler
Bir türkü gelir de içimden hiç belli olmayan
Ben bedevi oldum
Beni hep böyle güzel havalar mahvetti
Kaç yıl oldu saymadım işime gelmediğinden de
Ben seni böyle bir havada ılık rüzgarlı bir yağmurda kaybettim
O gün bugündür sevemedim bu havaları ve baharı...
Olay Orhan Velinin tekelinde değil yani
Çocuktum sevgi aşk türküleri duydum
Büyüdüm elinde kenara atılan oyuncağı oldum
Sevemedi beni bir türlü benim sevdiğim kadar
Hep gösterip fırlattı her şeyi
Ucundan bir kırık vermedi karnım doysun diye
Bozkırın ortasında Şehr-i Ankarada kalakaldım öylece
Yoktu aşık olunası gönüller ve deniz
Buz gibiydi ortalık da zaten
Ben de kara,yağmura aşık oldum
Çaya kahveye kaptırdım gönlümü
Dost muhabbetine,anaya hasret olaraktan
Yar demek yokmuş nasibimizde
Yan dedi tanrı bir ömür beni göremedikçe
Ben de yaradana aşık olduam
Yağışı boldu zaten buraların
Görecek göz yoktu kimseyi ve de kimsede
Ben de herkesler gibi bakar kör oldum
Bahar gelirdi bazen buralara da
Gönüller bir cıvıl bir coşkun
Gördüğüm ilk kitaba vuruldum
Uykunun yareni nefesin fukarası oldum
Açtı ya çiçekler uçan böceklere kur için
Kozaya yattı ya kelebekler
Bir türkü gelir de içimden hiç belli olmayan
Ben bedevi oldum
Beni hep böyle güzel havalar mahvetti
Kaç yıl oldu saymadım işime gelmediğinden de
Ben seni böyle bir havada ılık rüzgarlı bir yağmurda kaybettim
O gün bugündür sevemedim bu havaları ve baharı...
25 Mart 2013 Pazartesi
Zemen sul
En olamayacak imkansızlığı dahi küçük düşüren bir hayal peşinde...
Ağlamaya başladı küçük hanım durduramıyordu,nedensiz ağladığının farkındaydı,bir hayal kurmuştu bu hayırsız dünyaya rüyalarını dahi unutmuş uyuyamıyordu oysa azcık uyuyabilseydi her şey geçecekti.Yaşanmış aşk hikayelerini okudu evsaneleri okudu kitaplar okudu açtı baktı gönlünü okudu.Görmemiş duymamış bilmiyordu küçük hanım bunun adını,sanki narkoz almış ve uyanamıyordu gözleri açık olmasına rağmen,deniz kızından daha zavallı bir aşka düşmüştü,yıllara aşıktı ve zamanı durduramayacağını biliyordu.Kimi çocuk kimi deli kimi meczup ilan etmişti onu,tek suçu aşık olmaktı oysa,onu ilk kez yolda görmüştü dalgalanan saçları ve ilk defa duyduğu o koku başını döndürüyordu hareket edemediğini hissetti kalbini hissetti aldığı nefesin lezzetini hissetti ömründe ilk defa.Sonra defalarca gördü onu,gülümsemesini,bakışlarını daha öte hayatında hiç görmediği ve duymadığı bir hikaye gördü.Sanki kendi hayatının falına bakıyordu.Varla yok arası bir kadın gördü hayalinde öylece bakıyordu güzel gözleriyle aşkının kalbine,ezberlemişti her nefes alışını dahi,şimdi hatırlıyor ve sadece ağlıyordu,ayakları üşüyordu kalbi üşüyordu ruhu üşüyordu...Dünyanın eskimesini eski yılların gelmesini istedi mümkün olmayacağını bile bile,fukaralığın en beterini gördü onda,her şeyi vardı kalbi dışında,işin imkansızlığı buradaydı zaten.Ondan kalbini istedi ve rafların bomboş olduğunu gördü ve ağlamaya başladı hiç susmadan hıçkırıkları gökyüzüne ulaşana kadar,tanrının tesellisi yetmedi ona ağladı ağladı ağladı...
"Ey aşk,ey aldığım nefesin devamı hayat nurum yaşama sebebim gel bana"dese de duyan gönül olmadı aşk üzerine masallar yazmaya başladı gönlüne aşk serpmek için tüm mahlukata cüceler serpiştirdi öykülerine prensesini arayan prensler,kurbağayı prens yapan sevgiler yazdı.Aşkından delirmiş kamberler çöllere düşmüş,dağı delmiş,tuzla günlerce yürümüş aşıklar,romeolar yazmıştır şahmeranlar uydurmuştur ve hep aşkına kavuşmuştur gönüller.Tüm kalplerin kıyısına aşk yerleşmiştir artık dilden dile dolaşan evsanelerle destanlarla göz yaşlarıyla anlatılmıştır.Tanrıyı anlatmış tüm insanlara görmediği ama gönlünü alevlendirmeden üfleyen acısını serinleten tanrıyı sabrı ve umudu öğretmiştir...
Gelelim tüm bunlardan sonra "o"nu aşkını anlatan güzele dilden dile gönülden gönüle geçti,geçti geçmesine de halkın kafasında kadının lafı yoktu oysa kadınlarsız yaşayamayan zavallılar,kadınların göğsünün içindekini küçümsediklerini billmiyorlardı sadece akıl ve erler olsaydı neler olacağını göremiyorlardı...
Onun hikayesi unutulmuştu.Göz yaşları toprağa düşmüş üzüm olmuştu şarap olmuştu her yudumda içi yansın görsünler istediği için,ruhu gönüllerde paramparça yaşamıştır adına aşk konmuştu içlerinden atamamışlardı onu sonsuza kadar,anlatılan tanrıyı bile onunla sevmişlerdi hayatı onunla yaşamışlardı.Sevdiği ise gerçekten hiç kalbe ulaşamadı ve zaman oldu adı onun dağıttığı aşk parçalarına ilaç oldu ve hayatın yeniden bir düzeni kuruldu...
Ağlamaya başladı küçük hanım durduramıyordu,nedensiz ağladığının farkındaydı,bir hayal kurmuştu bu hayırsız dünyaya rüyalarını dahi unutmuş uyuyamıyordu oysa azcık uyuyabilseydi her şey geçecekti.Yaşanmış aşk hikayelerini okudu evsaneleri okudu kitaplar okudu açtı baktı gönlünü okudu.Görmemiş duymamış bilmiyordu küçük hanım bunun adını,sanki narkoz almış ve uyanamıyordu gözleri açık olmasına rağmen,deniz kızından daha zavallı bir aşka düşmüştü,yıllara aşıktı ve zamanı durduramayacağını biliyordu.Kimi çocuk kimi deli kimi meczup ilan etmişti onu,tek suçu aşık olmaktı oysa,onu ilk kez yolda görmüştü dalgalanan saçları ve ilk defa duyduğu o koku başını döndürüyordu hareket edemediğini hissetti kalbini hissetti aldığı nefesin lezzetini hissetti ömründe ilk defa.Sonra defalarca gördü onu,gülümsemesini,bakışlarını daha öte hayatında hiç görmediği ve duymadığı bir hikaye gördü.Sanki kendi hayatının falına bakıyordu.Varla yok arası bir kadın gördü hayalinde öylece bakıyordu güzel gözleriyle aşkının kalbine,ezberlemişti her nefes alışını dahi,şimdi hatırlıyor ve sadece ağlıyordu,ayakları üşüyordu kalbi üşüyordu ruhu üşüyordu...Dünyanın eskimesini eski yılların gelmesini istedi mümkün olmayacağını bile bile,fukaralığın en beterini gördü onda,her şeyi vardı kalbi dışında,işin imkansızlığı buradaydı zaten.Ondan kalbini istedi ve rafların bomboş olduğunu gördü ve ağlamaya başladı hiç susmadan hıçkırıkları gökyüzüne ulaşana kadar,tanrının tesellisi yetmedi ona ağladı ağladı ağladı...
"Ey aşk,ey aldığım nefesin devamı hayat nurum yaşama sebebim gel bana"dese de duyan gönül olmadı aşk üzerine masallar yazmaya başladı gönlüne aşk serpmek için tüm mahlukata cüceler serpiştirdi öykülerine prensesini arayan prensler,kurbağayı prens yapan sevgiler yazdı.Aşkından delirmiş kamberler çöllere düşmüş,dağı delmiş,tuzla günlerce yürümüş aşıklar,romeolar yazmıştır şahmeranlar uydurmuştur ve hep aşkına kavuşmuştur gönüller.Tüm kalplerin kıyısına aşk yerleşmiştir artık dilden dile dolaşan evsanelerle destanlarla göz yaşlarıyla anlatılmıştır.Tanrıyı anlatmış tüm insanlara görmediği ama gönlünü alevlendirmeden üfleyen acısını serinleten tanrıyı sabrı ve umudu öğretmiştir...
Gelelim tüm bunlardan sonra "o"nu aşkını anlatan güzele dilden dile gönülden gönüle geçti,geçti geçmesine de halkın kafasında kadının lafı yoktu oysa kadınlarsız yaşayamayan zavallılar,kadınların göğsünün içindekini küçümsediklerini billmiyorlardı sadece akıl ve erler olsaydı neler olacağını göremiyorlardı...
Onun hikayesi unutulmuştu.Göz yaşları toprağa düşmüş üzüm olmuştu şarap olmuştu her yudumda içi yansın görsünler istediği için,ruhu gönüllerde paramparça yaşamıştır adına aşk konmuştu içlerinden atamamışlardı onu sonsuza kadar,anlatılan tanrıyı bile onunla sevmişlerdi hayatı onunla yaşamışlardı.Sevdiği ise gerçekten hiç kalbe ulaşamadı ve zaman oldu adı onun dağıttığı aşk parçalarına ilaç oldu ve hayatın yeniden bir düzeni kuruldu...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)